
Bizim Gücümüz Bize Yeter
Günümüz basılı doküman standardını yakalamış, Dağ Yöresinin bu nitelikli dergisinin içeriği; ağırlıklı olarak, saklanası başucu kaynaklarından olabilecek, bilgi ve haberleri ihtiva ediyor. Ancak arada sırada şöyle aynayı kendimize tutarak, biraz durum değerlendirmesi, öz eleştiri yapmanın da yerinde olacağını düşünüyorum.
Kendimizi anlatırken daima, iyi taraflarımızı, kültürel, doğal ve manevi zenginliklerimizi anlatır dururuz. Hakkımızdır övünürüz. Ama azıcık da eksiğimizi, yanlışımızı, zaafımızı görüp, gösterip, düzeltmenin çaresini aramakta boyun borcumuzdur.
Bu gününe kadar bizim gücümüz bize yetmiş, bu gün yetiyor bundan sonra da yine bize yetecek gibi. Buna olumlu ve olumsuz olmak üzere iki farklı açıdan bakmak istiyorum.
Önce cümleyi şöyle okuyalım:“Bizim gücümüz (anca) BİZE yeter!”
Bu cümlenin manasını açmak için, genel anlamda kendini koruyabilmiş çekirdeği olduğunu iddia ettiğimiz asıl Türk milletinin geçmişine bir bakalım önce.
Türklerin tarih boyunca pek çok devlet kurmaları, onların ne kadar teşkilâtçı bir yapıya sahip olduklarını göstermesi bakımından dikkat çekici ise, kurulan devletlerin yıkılış sebepleri de o kadar ibret vericidir. Türk tarihinin geneli göz önüne alındığında çoğu devletin iç çekişmeler nedeniyle ortadan kalktığı veya yine bir başka Türk boyu tarafından yıkıldığı görülmektedir. 17 tane imparatorluk seviyesinde büyük devlet, 35 tane devlet, 32 tane beylik, 4 atabeylik, 17 hanlık, 13 cumhuriyetten yıkılarak yok olanların tamamına yakını bir diğer Türk devleti ya da beyliği eli ile yıkılmıştır.
Bunun en birinci sebebi Türklerin bu tabiatını bilenlerin onları birbirine karşı kışkırtarak, kendileri ile mücadele etmelerini sağlamak olmuştur. Böylelikle “derenin taşı ile derenin kuşunu vurmuşlar,” kendileri ile meşgul bu milletleri, başlarına tehdit olmaktan uzak tutmuşlardır.
Orhun Yazıtlarındaki Kültigin ve Bilge Kağan yazıtlarında, devletin zayıflayıp parçalanması sebepleri bu açıdan şöyle anlatılır:
“Bilgisiz kağanlar, kötü kağanlar tahta oturmuş olduğundan; bakanları (buyrukları) da bilgisizmiş, kötü imiş. Beğleri ve halkı düzensiz (tüzsüz), Çin milleti aldatıcı ve sahtekâr olduğu, küçük kardeşi büyük kardeşe düşürdüğü, beğ ve halkın arasını açtığı için Türk milletinin ülkesi elinden çıkmış. Kağanlık tahtına çıkardığı kağanını kaybetmiş. Çin milletine beğ olacak erkek çocuğu kul, hanım kızı cariye oldu. Türk beğleri Türk adını bıraktı. Çin beğlerinin Çince adlarını alarak Çin imparatoru için çalıştılar.”
Bundan 2200 yıl önce yaşamış Mete Han ( Oğuz Kağan olarak bilinir) yine aynı sorunu yaşamış, gerçeği ve geleceği görmüş birisi olarak inandığı Gök Tanrısına şöyle yalvarıp dua etmiş:
“Ulu Tanrı, Güzel Tanrı, Gök Tanrı,
Sen Türk’ü Türk yurtlarını koru.
… Türk’e zevk ve rahat verme! Bilakis zahmete alıştır! Zahmetle yürekleri bedenleri demir olsun! Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti verirsin! Türk’ü faal cevval edersin.
…Tanrı! Türk’leri sen kendi elinle birleştir ve her şeyden evvel ruhları birleşsin! Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et! Türk’ü töresine sadık kıl, Tanrı!”
Türk Timur’un yine Türk Yıldırım Beyazıt a yaptığı muameleyi Osmanlı tarihinde içimiz sızlayarak okuduk. Timur’un gerçek adı Temir Gürkan’dır. Temir kelimesi bugün kullandığımız ‘demir’ kelimesinin karşılığı oluyor. Bizzat kendi eliyle, Çağatay lehçesinde yazdığı Tüzükat-ı Temir (Temir Yasası)’in ilk maddesi “Türklüğü yüceltmek için yaşa, Türk’e kılıç kaldıran eli kır” idi. Böyle olduğu halde Orta Asya’dan kalkıp gelerek, Yıldırım’ın elini kırıp Osmanlı Topraklarına el sürmeden geri dönüp gitmesinin gerekçesi hala açıklanamamıştır.
Dışarıdaki Türkler durulunca, bu defa içerdeki Türklerle mücadele başlamış. Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesiyle başlayan ve tarihimizde “Fetret Devri (1402-1413)” olarak adlandırılan kardeş kavgaları, şüphesiz Osmanlı fetihlerinin gecikmesine sebep olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, kardeş kavgalarının önünü almak için ünlü kanunnamesinde “Nizâm-ı âlem için kardeş katli” nin vacip olduğunu bildirmesi, meselenin ne kadar ciddî olduğunun bir işaretidir. Uzunca süre devletin bekası için tehlike dışarıda değil, aynı soydan gelen kardeşlerde görülmüş; tahta çıkan, <yarın ki musibetten> korktuğu için kardeşlerini ortadan kaldırmıştır.
Görünen o ki bir Türk’ün hakkından ancak diğer Türk’ün gelebileceğini fark edenler, bizi hep “yumurta misali” birbirlerimize çarparak kırmışlar. Bu gün hala dünya üzerinde en fazla konuşulan 5nci dil olan Türkçeyi konuşan 250 – 300 milyon civarındaki insanın bir olamamalarının hikmeti buradan geçiyor.
Bunun küçük bir modeli olan Bursa Dağ Yöresi İnsanlarına bakacak olursak bu genel hususlardan farklı hiçbir şey göremeyiz.
Kent merkezinde yaşayanlarla birlikte 300.000 kişi olduğumuzu ön görüyoruz. 2 milyonluk il nüfusunun kabaca.1/7 si demektir bu. Bir araya geldiğinde ortaya koyabileceği güçle, neleri başarabileceği hayallerin sınırlarını zorlar.
Ama biz bunun aksine ne gerekirse onu yaparız. Etkili yerlerde yeterli sayıda ne siyasetçimiz, ne bürokratımız ve ne iş neticelendirecek bir gücümüz var. Bu gün 16 ilçenin 4 tanesi üzerinde konuşlanmış olan dağ yöresi cumhuriyet tarihi boyunca topu topu 2 si bakan, 4 milletvekili çıkarmış. Her dönem en az iki milletvekili çıkarmak mümkün değil midir?
Bakan veya milletvekili olacak çapta, kapasite de, kıratta değerimiz yok mu bizim? Var olmasına var da; onlarda birbirlerinin ayağının altını oymakla, muz kabuğu koymakla meşgul. Asıl siyasi rakiplerinin diğer adaylar olduklarını unutup, kendi mayasından olan adayları alt etmek için emek, zaman ve para harcıyorlar.
İş adamlarımız kendi yöresinin insanını işe alır, bir sanat öğretir eğitir. İşe giren (hemşerisinin yanında olmanın imtiyaz beklentileri yüksek olduğundan olacak); ne maaşını, ne işini, ne orda yediği aşını beğenir. Elin adamının kendisini kapısından içeri dahi sokmadığını unutur. Çalışanlar arasında işverenin kuyusunu önce o kazar. Mahkemeye verilecekse patronu bu dağlı çalışanı verir. Bu konu da tecrübesi olan iş adamı da bir daha kendi hemşerisini işe alma düşüncesinin yakınından dahi geçmez.
Değerlerimiz, sözü dinlenen, aklı eren iş bitiren değerlerimiz vardır. En fazla tenkit ve yıpratama bunlara yapılır. “Aman bir santim daha uzamadan boyunu kısaltmak lazım” diye telaşa kapılınır. Karar vericilere mektuplar gönderilir, hayırlı iş için yapmadıkları kulisler ve lobicilik faaliyetleri, ötekinin önünü kesmek için ziyadesi ile yapılır. Bu gün bütün koyunları ortadan kaldırayım da yarın günü gelince ben abduraman çelebi olmaya devam edeyim diye.
Bir şeyler yapmanın yolu teşkilatlanmadan dernekleşmeden geçer, derdimize derman olur düşüncesi ile bir dernek kurulur. Bütün güçler burada toplansın sonuç çıksın istenir. Kimisi başkanı, kimisi yönetimi sevmez. Kendi derneğini kurup önce bölmeye, sonrada bu güne kadar gelinen noktadaki edinimleri yıpratmaya başlar.
Dağ-der ile ilgili yabancılar tarafından sarf edilmiş tek bir olumsuz cümle yoktur. Söylenenler ise, sadece yine öteki dağlıların söyledikleridir.
Elimizde bir şey yok diyoruz ama 4 ilçe, 3 de belde belediye başkanımız var. İşin kötü yanı ise bunların da rekabeti kendi içlerinde yapıyor olmalarıdır. Böyle giderse, biz ağzımızı açarken bir ilçenin başına Erzurumlu, diğerininkine Artvinli belediye başkanı rahatlıkla geçebilir. Yasal düzenlemelerde bizi bu yöne doğru sürüklüyor.
Sonuç olarak hangi taraftan bakarsak bakalım; ne bürokraside, ne siyasette, ne de ticarette el ele tutuşan iki dağlı örneği ne yazık ki göremiyoruz.
Bu artık değişmeli. Aklımızı başımıza almalıyız. Aynı türküyü söyleyen, aynı kaşık oyununu oynayan, aynı dille konuşan, aynı aşı yiyen, aynı giyinen, aynı düşünen, aynı hisseden; velhasıl, her şeyimizle birbirine benzeyen biz Dağlılara bizden daha yakın kimse yok. Gerisi bizden ıraktır, eldir, yabancıdır.
Şimdi cümleyi bir de şöyle okuyalım: “Bizim gücümüz bize YETER!”
Bu olumsuzluk da dâhil olmak üzere tüm beğenmediklerimizi değiştirmek, gönlümüzden geçeni hayata geçirmek, özendiğimiz ve hak ettiğimize sahip olmak için de bizim gücümüz bize yeter. Önce kendimizden başlamalıyız.
Oğuz kağanın dediği gibi her şeyden evvel ruhlarımız birleşsin! Tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi olduğumuzu hatırlayıp bir noktada buluşalım.
Dağın insanı “horozum ötmese de ibikli olsun” der. Mütevekkil, müteşekkir insanlardır. Şikâyeti bilmez. Ben bizi bize şikâyet ediyorum. Çocuklarımıza iyiyi ve doğruyu miras bırakalım. Kötüyü ve yanlışı tarihe gömelim.
Artık horozumuz hem ibikli olsun hem de ötsün.