ANASAYFA | HABERLER | TOPLANTILAR | AİDATLAR | KURUMSAL | İLETİŞİM
Erkan Aydın
Toplumsal Dayanışma
Sefer Göltekin
Ahmet Emin Yılmaz İle Söyleşi
Fahrettin Beşli
Dağ Yöresi Köy Hayırları
Aziz Elbas
Keşiş Dağının Ardına
Raif Kaplanoğlu
Dağlılar Uyanıyor



Ahmet Emin Yılmaz İle Söyleşi

Sefer Göltekin

Öncelikle hepimizin tanıdığı yazar kimliğinden
farklı olarak Ahmet Emin yılmaz kimdir? Hayat felsefeniz hakkında
birkaç ipucu verebilir misiniz?

1959 yılında doğdum. Keles’in Harmanalan Köyü’nden Recep Hoca’nın oğluyum. Bursa’da doğup büyüdüm ama, çocukluğumdaokullar tatile girdiğinde hep köye giderdim. Ne yazık ki dedemin ve ninemin rahmetli olmasından sonra köye fazla gidemez oldum. Buna yoğun çalışma temposu eklenince gidememe
süresi daha da uzadı. Fakat, bugün kömür ocağı olan arazilerin üstünde koştuğumuz, koyut güttüğümüz, kışları da uydurma kayaklarla samanlıktan aşağıya kaldığımız günler burnumda tütüyor.
Yani, şehirde doğup büyümüş olmama rağmen, çocukluğumda köy yaşamını, hem de elektriksiz ve evde çeşmenin olmadığı günleri biliyorum. Akşamları kova ve bakraçlarla su almaya gidişimiz hâlâ gözümün önünde.
Sanki o günlerde biraz daha doğallık, biraz daha samimiyet vardı. Dolayısıyla, yaşam da son derece doğaldı.
Hayata olumlu yanıyla bakan biriyim. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bardağın dolu tarafını görmekten yanayım.
İşim zamanımın büyük bölümünü alıyor. O nedenle, işimden artan her süreyi ailemle birlikte geçirmeye çalışıyorum.

Dağ yöresi ile ilgili sorularımıza geçmeden önce Bursa hakkındaki görüşlerinizi almak istiyoruz. Bursa’da yaşamak ve kent siyasetinde belirleyici rol üstlenmek nasıl bir duygudur?
İzninizle soruya tersten cevap vererek başlamak istiyorum. Açıkça söylemek gerekirse, kent siyasetini belirleyici bir rolü kendimde görmüyorum. Fakat, galiba biraz meslek yaşamımın daha eski olmasından, biraz da Bursa’da siyaset kulisi, bir anlamda siyaset yazısı yazan ilk gazeteci olduğumdan biraz avantajlıyım. Gazeteciliğe 20 Mayıs 1977’de başladım. Çıraklıktan yetişme bir gazeteciyim. Yani maalesef okullu değilim. 1983 Mayıos ayında siyasi partiler kurulurken, çalışmaları
izlerdim. Buna Bursa’nın ilk siyasi muhabiri de diyebilirsiniz. Çünkü daha önce, yanzıca siyaset haberlerini takip eden gazeteci yoktu. O günün kendine özgü koşullarında, bugünün önemli bir gazetecilik kulvarına farkında olmadan önderlik ettim. Sonra 1983 Aralık ayından itibaren siyaset kulisi yazıları yazmaya başladım. Hakimiyet gazetesinde Politika kazanı başlığıyla ilmk yazılarım yayınlanmaya başladığında, önümde yalnızca iki örnek vardı. Biri hâlâ yazan ve örnek aldığım Yavuz
Donat, diğeri ise rahmetli Örsan Öymen. Ben ya-zı tarzı olarak ikisinin karışımı bir model geliştirmeye çalıştım. Bursa’da siyaset kulisi, ya da haber-yorum ve perde arkası yazılarına öncülük etmek benim i-çin ayrı bir gurur. Çünkü günümüzde her gazetede 4-5 siyaset kulisi yazan arkadaşım var. Onlara öncülük etmiş olmak da beni mutlu ediyor. Uzun bir geçmişe sahip olduğum için, partilerde siyaset yapanlar doğal olarak beni tanıdılar. Bu da avantajım oldu. Bir de yazı tarzı olarak kavgacı bir üsluba sahip değilim. Yaşam felsefem aynı zamanda yazı anlayışım. Yazarken de bardağın dolu tarafını görmeye özen gösteriyorum. Eleştirirken de deneyimlerim ya da yaşadıklarım doğrultusunda yol gösterici, ya da önerici olmaya çalışıyorum. Bir avantajım da şu: Bursa 40 yıla sıkışan bir süreçte inanılmaz bir kentsel değişim yaşadı. Emekli kenti, tarım kenti, kaplıca kenti ve yeşil Bursa olmaktan çıktı. Organize Sanayi Bölgesi ile birlikte sanayi kentine dönüştü. Arkasından değişim çok hızlı adımlarla geldi. Çünkü sanayileşme iş potansiyelini ortaya çıkardı. İş potansiyeli de iç göçü patlattı. Bugün Bursa’da, Anadolu’nun tüm kentlerinden ve köşelerinden gelmiş insanlar iç içe, omuz omuza yaşıyorlar. Yeni bir yaşam için cazip kent haline gelmesi, doğal olarak Bursa’nın yaşantısını değiştirdi. Konut anlayışından sosyal yaşakma, alışveriş anlayışından kültürel beklentilere kadar her şey çok kısa sürede değişti. Ben bu değişime tanıklık ettim. Üstelik o sürecin büyük bölümünde gazeteciydim ve daha yakından yaşayıp izleme şansım oldu. 40 yıl önceki Bursa elbette çok farklı ve güzeldi. Hatta., büyük bir köy özelliğindeydi. Ama, kentsel değişimdeki kimi çarpıklıklara ve sorunlara karşın Bursa bugün de hâlâ çok güzel bir kent ve yaşanılacak bir kent. Bursalı olmaktan, Bursa’da yaşamaktan memnunun. Hele bir gazeteci olarak Bursa’da toplum yapısının her renklerinin bir arada olmasını ayrıcalık kabul ediyorum. Belki de Bursa yerel basınının bu kadar güçlü olmasının nedenleri arasında bu da vardır. Ama benim böyle bir ortamda Bursa’da daha gelişmiş olmasını arzu ettiğim bir tek şey var: Üniversite ve bilimsel araştırmalar. Üniversitemizin, ktentin değişim ve gelişimine ayak uyduramadığı, hatta kapıları kapatıp içeride oturduğu düşüncesindeyim. Hele böylesine kozmopolit ve Anadolu mozaiği bir toplumun, hem de hiç sorunsuz yaşadığı bir kent aslında sosyoloji cenneti olmalı. Ne var ki, sosyologlar böylesine büyük bir deney ve açık araştırma merkezinin farkında değiller.

Peki bütün ilçeleriyle birlikte düşündüğümüzde Bursa’yı nasıl birgelecek bekliyor?
Aslında sorun şurada: Bursa çok kısa bsir süre içinde inanılmaz bir hızla çok fazla büyüdü. Üstelik bu büyüme plansız gerçekleşti. Örneğin, şunu anımsıyorum: 1978 yılında Bursa Valisi Zekai Gümüşdiş biz gazetecilere kentin imar planlarını yapmak için Ankara’dan gelin bir ekibi tanıtmıştı. O zamanlar planlar Ankara’da, İmar Bakanlığı’nda hazırlanırdı. Plancılar geldiler, dolaştılar ve gittiler. Hedefleri ovayı koruyacak şekilde plan hazırlamaktı. Sonra ben 1980 yılında askere gittim, 1982’de döndüm. Döndükten sonra vöalilikte bir gün Ankara’dan planların geldiğini öğrendim. Yani, 1978 yılında “Çalışmaya başladılar” diye haber yaptığım plancılar çalışmalarını tamamlayıp planları göndermişlerdi. O gelen planlara baktığımızda ağzımız açık kaldı. Çünkü, 4 yıl sonra Ankara’da plan bitirildiğinde ova koruma çizgisi diye belirledikleri plan sınırı, Zafer Mahallesi’nin tam ortasında kalmıştı. Söylemek istediğim şu: Bursa bu hızlı gelişimi ve değişimi plansız yaşadı. Dahası, planın ne olduğunu ve amacının ne olması gerektiğini yeni yeni öğreniyoruz. Plansız gelişmenin ardından kentin her bir yanından sorun fışkırıyor. Adeta her köşeye yama yapılıyor. Benzer durum, sanayinin olduğu ilçeler için de geçerli. Fakat son 10-15 yıla baktığımda, özellikle yönetim anlamında kent bilincinin geliştiğini, bunun Bursa’da yaşayanlara da yavaş yavaş yansımaya başladığını görüyorum. Bu da gelcek adına beni umutlandırıyor. Bu sözlerimden tüm sorunların düzelebileceği bir sürece girmek üzere olduğumuz çıkmasın. Plansız ve hedefsiz yapılaşmanın getirdiği öyle bir kentleşme yaşadık ki, kötü izleri silmek sanıldığı kadar kolay değil. Önce sosyal yaşam gelişecek ve insanlar bilinçlenecek. Bu arada yerel yönetimler görevlerini daha iyi ve lâyıkıyla yapacaklar, eğitim sistemimiz doğru işleyecek, sonuçta tüm unsurlar bir araya geldiğinde her şey normalleşecek. İşte ona biraz daha zaman olduğunu düşünüyorum. 

Asıl konumuza gelecek olursak; genel olarak dağ yöresinin size çağrıştırdıklarını öğrenebilir miyiz? 
Az önce Bursa’yla ilgili gözlemlerimi dile getirirken, plansız gelişen bir kent olduğunu söyledim. Aynı durum, geniş ölçekte il planlaması olarak da geçerli. Örneğin, bizim dağ bölgesi. Aslına bakılırsa, Uludağ’ın arka yüzü hiçbir yerde bulunamayacak doğal güzelliklere sahip bir bölge. Ama nedense bursa dağın arka tarafını hep dışlamış. Dağın arka tarafı da Bursa’yı hep Kaf Dağı’nın arkası olarak görüp kabul etmiş. Yani, dağın arkasındaki bölgede yaşayan insanlarla Bursa kent merkezi arasında olması gereken bağ kurtulamamış. Şimdi, bu açıdan baktığımızda, inanılmaz doğal güzelliklerine karşın dağ bölgesinde tarımın arzulanan düzeyde olmadığını görüyoruz. Yakın zaman öncesine kadar ulaşım sorunu da olduğundan, yani doğru dürüst yolu bulunmadığından dağ bölgesi sanayilieşmeden de payını alamamış. Bursa merkezinde 10 ayrı sanayi bölgesi var. Mustafakemalpaşa’da, Karacabey’de, Yenişehir’de sanayi bölgeleri var. İnegöl’de iki sanayi bölgesi birden var, şimdilerde üçüncüsü planlanıyor. Ama bizler dağ bölgesinde bir atölye açıldığında seviniyoruz. Sanayiciler yatırım için dağ ilçelerini seçmiyorlar. Gerekçe uzak olması. Bu söyledikleri 10-15 yıl öncesine kadar bir şekilde doğruldu. Gerçekten yollarımız kötüydü. Ama şimdi yollarımız fena değil. Hatta daha da iyi olacak. Öyleyse sormak gerekiyor: Mustafakemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi’ne yatırım yapan sanayici dağda neden yatırım yapmıyor? Dağ ilçeleri daha uzak değil ki! Üstelik, Bursa’daki, ya da diğer ilçelerdeki fabrikalarda çalışınlar bir şekilde dağ ilçelerindeki köylerinden göç edip gidenler. Demek ki eleman sorunu yok. Aslında, bu sorunu çözmenin zamanının geldiğini düşünüyorum. Üstelik gördüğüm kadarıyla dağ ilçelerindeki belediyeler yatırımcılara her türlü kolaylığı sağlamaya hazırlar. Bizlere düşen, yatırımcıyı yüreklendirmek ve heveslendirmek. Siyasi otoriteye de burada bir görev düşüyor. Siyasi otorite de, dağ bölgesini teşvik kapsamına aldırabilirse, yatırımcı için cazibe merkezi bile oluşabilir. Dağ bölgesinde sanayi te sisleri demek, orada üretim ve istihdam demek. İstihdam ise, kente giden göçün geriye dönmesi demek. Aslında bu bile kent planlaması açısından çok önemli. Şimdi burada şu sorulabilir: Az önce Bursa’nın sanayileşme nedeniyle çok hızlı ve kontrolsüz, plansız büyüdüğünü söyledim. Acaba bu sorun dağ ilçeleri için de geçerli olabilir mi? Eğer her şey baştan planlanırsa sorun olacağını sanmıyorum. Kaldı ki, dağ yöresinde tarımsal gelir yeterli değil. Vahşi doğa turizmini henüz geliştirip değerlendiremiyoruz. Bu durumda geriye sanayinin katkısı kalıyor. Dağ bölgesinin gelişmesi ve ekonomik anlamda cazibe merkezi olabilmesi için bugünün fotoğrafına göre sanayileşme, ama planlı ve kontrollü sanayileşme tek çıkar yol gibi gözüküyor. Burada da öncelik bölgenin insanlarında olmak üzere, az önce söylediğim gibi, Bursa’nın yatırımcısını dağ bölgesine yönlendirmek, heveslendirmek ve yüreklendirmek gerekiyor. Bu rol de aslında Türkiye’nin en büyük derneklerinden biri olan ve gerçek bir yöresel güç özelliği taşıyan Dağ-Der’e çok yakışır. Petrol ya da doğalgaz bulup çıkaramayacağımıza göre başka çare de yok gibi. Sonuçta şöyle bir gerçek var: Bursa’nın güneyindeki ve güneydoğusundaki ilçelerle köylerine, ülkenin güneydoğusundaki iller ve ilçeler kadar yatırım alamıyoruz, ilgi göremiyoruz. Bu kaderi değiştirmenin zamanı artık geldi. Büyük kentlerde yaşamanın olumlu yanlarının yanında olumsuz etkileri de olduğu muhakkak.

Özelikle köyden gelip şehirli olamamanın köye de dönememenin sıkıntısını bir çok insan hala yaşamakta. Bursa gündemine hakim bir kalem olarak bu durum hakkında neler söyleyebilirsiniz? Yani güney ilçelerimizden Bursa’ya yerleşenler aidiyet sorununu aşabildiler mi?
Bu konuya iki açıdan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Birincisişu: sizin güney ilçeleri dediğiniz  dağ yöresi insanlarının ne yazık ki eğitim düzeyi yüksek değil. Daha yeni yeni üniversite hedefinde bir yerlere gelenler var. Onun için, ilçesinden ya da köyünden kente göçün en önemli nedeni ve hedefi çalışmak oluyor. Bu da, eğitim seviyesi nedeniyle çalışan olmaktan öteye geçmeyen bir tabloya dönüşüyor. Oysa topyekûn gelişim için çalışan olmanın ötesine geçmek gerekiyor. Ne yazık ki dağ yöresi insanı, şu anda Bursa’nın çalışan ihtiyacını karşılamak üzere hayata bakıyor. Başka bir beklenti yok. İkinci nokta da şu: Köyden gelenlerin kentte yalnızlık çektiklerini ya da aidiyet duygusu yaşadıklarını sanmıyorum. Çünkü Bursa’nın değişik köşelerinde, hemşeri yapısının öne çıktığı mahalleler var. Aynı ilçenin, hatta aynı köyün insanları bir arada yaşamı seçtikleri için aynı mahallelerde buluşuyorlar. Bu da, geleneğin sürmesi anlamına gelmese bile birlikte yaşamı getiriyor ve kent yaşamına adaptasyonu sağlıyor. Ayrıca, kentte yaşayanların bir ayakları köyde olduğu için, kimi gereksinimlerini köydeki ailelerinden sağlayabiliyorlar. Bu durum, köy bağlantısı olmayan diğer kent yaşayanlarına göre avantaj bile oluşturuyor. 

Sizce yöremizin sorunları nasıl aşılabilir?
Aslına bakılırsa, Bursa gibi bir kentin 4 ilçesinin gelişmişlik sorunu olmaması gerekir. Türkiye’nin batısında, en önemli sanayi kentlerinden ve ülkenin dördüncü büyük kentinde, ülkenin Güneydoğu Bölgesi ile kıyaslanacak yerler olmaması gerekirdi. Ama ne yazık ki, bu kıyaslama yapılıyor. Bu da bugünün sorunu değil elbette. Köktü çok eskilere giden bir sorunlar yumağı var. Nedense, Bursa adına yönetimde söz sahibi olanlar, hadi daha açık söyleyeyim, siyasi irade anlamında Bursa’yı yönetenler, Uludağ’ın arkasında yaşayan insanları görememişler, o yöreleri fark edememişler. Öyle sanıyorum ki bu fark edilemeyişte, yöremizin insanın alçakgönüllülüğü, içine kapanıklığı, sorununu gözlere sokabilmek için bağırmayı bilmeyişi etken olmuş. Ama şimdi öyle değil. Bakın, Türkiye’nin en büyük, en güçlü ve en etkili sivil toplum yapılanması bu yöreden doğdu: Dağ-Der. Bugün ülkenin hiçbir yanında Dağ-Der gibi güçlü ve etkili bir sivil toplum yapılanması yok. Ben Dağ-Der’i hiçbir zaman hemşeri derneği olarak görmedim. Dağ-Der bir yörenin ihtiyaçlarından doğan çok orijinal dayanışma yapılanmasıdır. Hem yöre insanının sosyal ihtiyaçlarına yönelik çalışmalar yapıyor, hem de yörenin her türlü sorununun çözüm bulabilmesi için aracılık üstleniyor. O nedenle, içinde bulunduğumuz süreci Dağ-Der açısından çok daha önemli görüyorum. Çünkü yöre insanı artık sesini çıkarmayı öğrendi. Siyasetçi de dağ yöresinin artık farkında. İşte bu bağlantıyı kurabilecek yegâne kurum Dağ-Der’dir. Son dönemlerdeki Dağ-Der yönetimlerinin de bunun bilincinde olması, yörenin sorunlarının çözümüne yönelik öneri geliştirmesi bana gelecek için umut veriyor. 

Sanırım yazarlığınız dolayısıyla Bursa’nın siyaset çevrelerinin dağ yöresi ile ilgili düşüncelerine tanık oluyorsunuzdur. Siyasetçilerin dağ yöresine bakışını nasıl yorumluyorsunuz? 
Günümüz siyasetçilerinin dağ gerçeğinin farkına vardıklarını düşünüyorum. Kuşkusuz onlara da bu fark ettirildi. Fakat burada şöyle bir sorun da var. Aslında dağ yöresi yıllarca kendi siyasetçisini yetiştirdi. O siyasetçiler gerçekten çok önemli görevlerde bulundular. Ama nedense yöre insanı, oy verme sırasında bütünleşmekten öteye bir şey yaşayamadı. Gördüğüm kadarıyla artık bu da sorgulanıyor. Zaten sorgulandığı için günümüz siyasetçilerinin dağ yöresi gerçeğine daha farklı yaklaştıklarını, kimi kronik sorunların çözümü için önemli adımlar attıklarını görüyoruz. Ben o bilinçlenmeyi de Dağ-Der’in bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle yaptığı çalışmaların sağladığını düşünüyorum. Hani bir söz vardır “Ağlamayan çocuğa meme vermezler” diye… İşte dağ yöresi, Dağ-Der’in güçlenmesiyle birlikte ağlamayı ve istemeyi öğrendi. İsteğini yerine getireni baş tacı yapması da son derece doğal bir sebep-sonuç ilişkisidir bana göre. 

Dağ yöresine medyanın yaklaşımı yeterli mi sizce? Ya da dağ yöresi kendini ifade etmede nerede duruyor? 
Bu soru karşısında ben kalkıp da “Bursa medyası dağ yöresini göz ardı ediyor” dersem, en azından içinde bulunduğum kendi camiama karşı çok büyük bir haksızlık yaparım. Çünkü gerçekten de Bursa medyası dağ yöresini ve sorunlarını göz ardı etmiyor. Aksine elinden geldiğince izlemeye çalışıyor. Dağ- Der bu nedenle yerel medyada sempati buluyor ve destek görüyor. Bunun yeterli olup olmadığını sorarsanız, yeterli olmadığını söyleyebilirim. Ama bunun da gerçekçi nedenleri var. Bakın ülkemizdeki genel medya yapılanmasıyla Bursa’daki medya yapılanması arasında şöyle bir bağ var. Türkiye’de yaygın medyanın merkezi İstanbul ve en çok gazete satılan, televizyon izlenen il de İstanbul. Aynı şekilde Bursa medyası da en çok gazeteyi merkezdeki Osmangazi, Yıldırım ve Nilüfer ilçelerinde satıyor, televizyonlar en çok buralarda izleniyor. Yani, eskiden kent merkezi olarak tanımladığımız bu üç ilçenin olduğu bölge, Bursa medyasının hem merkezsi, hem en çok gazete satıp televizyon izlettirdiği bölge. Yani, ticari olarak bakarsak, bu bölge sayesinde gazete satılıyor., reklam alınıyor ve medya geçimini sağlıyor. O nedenle merkezdeki sorunları daha çok görmesi normaldir. Çünkü, medya çalışanları da merkezde gördüklerini yaşıyorlar. Bu noktada akıllara, dağ yöresinin kendi medyasını oluşturması halinde sorunlarını daha çok gündeme getirip getirmeyeceği geliyor. Yakın geçmişte bu da denendi. Fakat ortaya şöyle bir handikap çıktı: yalnızca dağ yöresini işleyen gazeteleri önce dağ yöresi okumuyor, sahip çıkmıyor. Bazen de konu dönüp dolaşıp kişisel ilişkilerde takılıp kalıyor. Doğal olarak o yayınlar da bir süre sonra ekonomik anlamda tıkanıyor. Fakat şimdi bir şans doğdu. Dağ-Der, yöreyle ilgili her konuda olduğu gibi, burada da devreye girdi ve Güney Bursa dergisiyle bir boşluğu doldurmak üzere harekete geçti. Arkasında Dağ-Der gibi çok güçlü bir kurumun olması Güney Bursa’nın en önemli avantajı. Çünkü bu sayede kişisel sorunlar aşılmış olacak ve camia bilinci yerleşecek. O nedenle bu dergi projesini düşünen ve yaşama geçiren, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum, tebrik ediyorum. 

Yöremiz insanına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz? Yakın bir gelecekte ne yaparlarsa dağlıların makus talihini yenilebilir sizce? 
Bu soru için çok fazla şey söylemeye gerek olmadığını düşünüyorum. Bir, yöre insanı bilinçlenecek. İki, yöre insanı birlik olacak ve kişisel ilişkilere dayalı sorunlara takılıp kalmayacak. Üç, istemesini bilecek, siyasi otorite ile Valilik makamını doğru yönlendirecek. Beş, gelecek nesillerin kente çalışan olmak için değil, yöneten olmak için gelmelerini sağlamak üzere eğitime önem verecek, dağdan üniversiteye daha çok genç gönderecek. Son olarak Dağ-Der bünyesinde yayınlayacağımız, özelde dağ yöresinin ama genelde Bursa’nın yerel kültürünü öne çıkaracak olan “Güney Bursa Yerel Kültür Dergisi” hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz? Her şeye karşın toplumlar kültürleri ve gelenekleriyle yaşarlar. Kentlere yön veren de kültürleridir. Dağ yöresi insanını Bursa kültüründen ayıramazsınız. Çünkü Bursa’nın otantik yapısı dağ yöresine dayalıdır ve kültürü buradan beslenir. O bakımdan, Güney Bursa Yerel Kültür Dergisi’nin hem yörenin, hem de Bursa kentinin kültürel yapısına önemli katkılar sağlayacağına, geleneklerin korunup yaşatılmasında misyon üstleneceğine yürekten inanıyorum. Böyle bir derginin uzun ömürlü olacağından hiç kuşkum yok. Son söz olarak, Dağ-Der’i kuran., yaşatan, büyüten, emeği geçen herkes adına bu yayını yaşama geçiren Dağ-Der Başkanı Erkan Aydın’a teşekkür ediyorum. 

Biz de bu güzel ve bereketli söyleşiden dolayı teşekkür ediyoruz.

/ Orhaneli Dağ yöresinin dört ilçesinden biri olan Orhaneli hakkında haber, fotoğraf, genel bilgiler...
/ Keles Dağ yöresinin dört ilçesinden biri olan Keles hakkında haber, fotoğraf, genel bilgiler ...
src=userfiles/image/buyukorhan.jpg Büyükorhan Dağ yöresinin dört ilçesinden biri olan Büyükorhan hakkında haber, fotoğraf, genel bilgiler...
src=userfiles/image/harmancik.jpg Harmancık Dağ yöresinin dört ilçesinden biri olan Harmancık hakkında haber, fotoğraf, genel bilgiler...
/ Foto Galeri İlçelerimizin fotoğraflarını bulabilirsiniz...
/ Video Galeri Tanıtm filmleri vs..
src=userfiles/image/basli.jpg Yayınlar Dergi ve kitaplar vs..
src=userfiles/image/turkuler.jpg Türkülerimiz.Yöremize ait ezgiler...
/ Etkinlik Takvimi Yaptığmız etkinlikler...
/ Ziyaretçi Defteri Bu bölüme Üyelerimiz yorumlarını bırakabiliriler...
   
   

Ziyaretçiler
Toplam: 35661